Depresyon

Major depresif bozukluk, sıklığı giderek artan ve toplumun her kesiminde görülebilen bir sağlık problemidir. Hastalığın kişide yarattığı yaşam zorlukları açısından tüm hastalıklar arasında dördüncü sırada yer almaktadır (Ustun, Ayuso-Mateos et al. 2004). Bu hastalığın görülebilme olasılığı ile ilgili çeşitli çalışmalarda benzer sonuçlar bulunmuştur. Bu çalışmalara göre major depresyonun görülme sıklığının yaklaşık %17-20 olduğu bulunmuştur (Kessler, Nelson et al. 1996). Yani her beş kişiden birisi hayatının herhangi bir döneminde bu hastalığa yakalanmaktadır. Kadınların depresyon geçirme riski ise erkeklerden yaklaşık 2 kat daha fazladır.

Major Depresif Bozukluk duygusal çökkünlük hissi, ilgisizlik, isteksizlik, etkinliklerden zevk alamama, davranışlarda yavaşlama, karamsarlık, değersizlik ve suçluluk duyguları ile belirli bir hastalık tablosudur. Bu tabloya uyku düzeninde değişiklikler, iştahta azalma veya artma, unutkanlık, cinsel istekte azalma, tahammülsüzlük ve bunaltı hissi de eşlik edebilir. Major depresif bozukluk tanısını koyabilmek için bu belirtilerin 15 gün süre ile günün büyük bir kısmını kapsayacak şekilde mevcut olması gerekmektedir. Yukarıda sayılan ruhsal belirtilere ek olarak depresyon hastalığında çok çeşitli bedensel yakınmalar da görülebilir (Örn: başağrısı, çarpıntı, halsizlik, mide yanması, barsak düzensizlikleri vb.). Bu belirtiler hastadan hastaya ve depresyon alt tiplerine göre farklılık göstermektedir.

Bilimsel araştırma yöntemlerinin kısıtlı olduğu geçmişte bu hastalığın nedeninin ruhsal zayıflıklar ve yaşanan kayıplar olduğu öne sürülse de artık major depresyonun bir “beyin hastalığı” olduğu yönünde kanıtlar gitgide artmaktadır. Kimi zaman hiçbir çevresel etki olmadan veya kötü olaylar yaşamamış kişilerde de depresyon görülebilmektedir. Stresli yaşamın, kişinin karşılaştığı kötü olayların, kişilik yapısının ve kişinin olaylara tepki verme biçimindeki çeşitliliklerin major depresyon oluşumundaki rolü azımsanmayacak kadar çok olsa da artık biliyoruz ki bu hastalığın oluşumunda birçok biyolojik faktör de rol oynamaktadır. Bu biyolojik faktörlerin ne olduğu ve korunma ve tedavide nasıl kullanılabileceklerine dair çalışmalar yapılmaktadır. SOCAT grubumuz da depresyon alanında çok önemli çalışmalar gerçekleştirmiş ve halen bu konudaki araştırmalarını da sürdürmektedir. Sinir bilimlerle ilgilenen araştırma gruplarının depresyon alanındaki çalışmalarının hedefleri; bu hastalığın nedenlerini araştırmak, bu hastalıktan korunmak konusunda ve hastalığın tedavisi konusunda önemli adımlar atmaktır.

Depresyon hastalığı ile ilgili biyolojik çalışmalar incelendiğinde bu hastalıkla ilgili çeşitli varsayımlar öne sürülmüştür. Bunlardan ilki beyin hücrelerinin birbiri ile iletişimini sağlayan çeşitli kimyasal maddelerin (nörotransmitter) dengesizliğidir. Bu maddelerden en sık adı geçenler serotonin, noradrenalin ve dopamindir. Son yıllarda beyin hücrelerinin yaşaması ve doğru işlev görebilmesi için gerekli olan bir madde olan BDNF (Beyinden köken alan nörotrofik faktör) düzeylerinin depresyon hastalarında, sağlıklı kişilere kıyasla daha düşük olduğu görülmüştür ve etkin bir depresyon tedavisi ile bu maddenin düzeyinin arttığı bulunmuştur (Gonul, Akdeniz et al. 2005).

Depresyon hastalarında görülen bir başka durum ise stres varlığında salgıladıkları kortizol hormonu düzeyinin fazla oluşu ve bu hormonun salgılanmasını durduracak geri bildirimi sağlayamamalarıdır. Kortizol hormonu vücutta hayatta kalma ile ilgili birçok fonksiyonu olan bir hormon olmakla beraber fazlalığında ise beyinde birtakım değişiklikler oluşturmaktadır. Bu değişikliklere en duyarlı beyin bölgesi ise “hipokampus”tur. Hipokampus, adı gibi deniz atı şeklinde olan ve beynin derininde yerleşimli bir anatomik yapıdır. Öğrenme ve bellek ile ilişkili olayların oluşmasında önemli bir role sahiptir. Bu yapı duygudurum düzenlenmesi, bedensel işlevlerin düzenlenmesi vb. ile ilgili birçok beyin bölgesi ile ilişki halindedir. Depresyon hastalarında sıklıkla görülen kortizol hormonundaki artış ve BDNF düzeylerindeki düşüş ile ilişkili olarak beynin hipokampus bölgesinde küçülme izlenir. Tekrarlayan, şiddetli veya tedavi edilmemiş depresyon atakları bu küçülmeyi arttırır. Antidepresan tedaviler ile beynin bu bölgesindeki küçülmenin önlendiği ve geri çevrildiği gösterilmiştir (Eker and Gonul 2009).

Son yıllarda ilerleyen teknoloji ve beyin görüntüleme yöntemleri ile depresyon konusundaki bilgilerimiz ve bu hastalığı tüm yönleri ile anlama konusundaki çabalarımız giderek artmaktadır.

Sonuç olarak major depresif bozukluk, ruhsal ve biyolojik nedenleri olan, yaygın, tedavi edilebilir, tedavi edilmediğinde ise beyinde kalıcı değişikliklere yol açabilen ve yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır.

    önceki yazı

    Bipolar Bozukluk

    sonraki yazı

    Alzheimer

    Yorum yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir